Pazar, 05 Şubat 2012
 
 
Ana Menü
Anasayfa
KARYADER
YAZARLARIMIZ
Sağlık Köşesi
Anılar ve Tanıdık Yüzler
Dost Siteler
Ziyaretçi Defteri Arşivi
İçimizden Biri
Bölümler
Sarıkamış'a Dair
Sponsor Bağlantılar
HABERLER
Ziyaretçi Sayacı
mod_vvisit_counterBugün Tekil182
mod_vvisit_counterDün197
mod_vvisit_counterBu Hafta1786
mod_vvisit_counterBu Ay1050
mod_vvisit_counterTüm Zaman230322
Sayaç
Ziyaretçi Defteri
Muhittin Karakurt'la Röportaj PDF Yazdır e-Posta
Administrator tarafından yazıldı.   

Karakurtlar36.com sitesi röportajlarına hız kesmeden devam ediyor. Bu bölümde köyümüzde doğup büyümüş  Muhittin ağabeyimizle bir söyleşi gerçekleştirdik. Bu güzel buluşmada Yahya ve Turgay’ın sorularını cevaplayan Muhittin ağabeyle  yaşantısı ve başarı hikayesi ve Karakurtlar hakkında röportaj yaptık. Bu güzel söyleşiden dolayı Muhittin ağabeye teşekkürlerimizi iletir yaşantısında başarılar dileriz.


Uzun, yorucu ve sıkıntılarla dolu okul yıllarınız geçti. Günümüzdeki öğrencilere örnek olması açısından o dönemlerde neler yaşadınız. Eğitim süreciniz hakkında bize bilgi verir misiniz?


İlkokulu Karapınar’da okudum. Köyümüze daha yeni okul açılmıştı. Karapınar ilkokulunda ilk okuyanlardan biriyim. Bizden önceki ağabeylerimiz  Beşyol, Karakurt  ve diğer köylerde okuyorlardı. Köydeki eğitim hayatında çok başarılıydım. İlkokulu bitirip mezun olduktan sonra Ortaokulu Karakurt’ta iki yıl Yakup Ağanın evinde kalarak onların çocukları ile birlikte okudum. Son yılı da Karaosman amcanın evinde  kalarak okudum. Genelde hafta sonları Karakurt’tan köye yürüyerek gider ve gelirdik. Karakurt Ortaokulu'nun ilk öğrencisiyim o zamanlar daha okul binası yapılmamıştı. Mamo Dayı'nın kahvesinde tabureler ve tahta sandalyelerin üzerinde oturup ders işlerdik. Bir yarıyıl geçtikten sonra Sarıkamış’da ki okullardan eski sıralar getirdiler. Çay ocağının hemen yanında zorla gördüğümüz bir kara tahtamız vardı oraya bakarak ders ilerdik. Bazılarımız tahtaya arkasını dönerek oturmak zorunda kalırdı. Derken bir yıl böyle geçti. İkinci dönem Ruslardan kalma ve hala okul olarak kullanılan binanın üzerine betonla kapatıp gerçek anlamada okulumuza kavuştuk. Okul daha tam yapılmamıştı hatta okulun üzerindeki betonu biz attık. İki üç ay boyunca okulun inşaat işlerinde hamal olarak çalıştıktan sonra okulu üç dershanelik bir yapıya kavuşturduk. Daha sonraki yılda birinci sınıf  öğrencileri gelince sınıf sayımız artmıştı. Ortaokuldan mezun olduktan sonra Sarıkamış’a gittim. Celal amca hemen kolumdan tutup beni liseye kayıt etti. Üç yıl boyunca bana velilik yaptı.  Sarıkamış’ta ilk yılı  Müslüm ve İbrahim ağabeyle ev tutarak geçirdik. Onlarla beraber Kars yolunda bir evde kalıyorduk. Ekmeğimiz haftada yâda iki haftada bir köyden gönderilirdi. Bekleme süresi uzadıkça ekmeğimiz küflenirdi. Kars yolunun kenarında Yağbasan Köyünde doğru uzayan  bir dere vardı. Biraz ötemizde Sarıkamış şehitleri için yapılmış bir anıt ormanın içinde bütün ihtişamı ile duruyordu. El arabası ile yakacak koz ve dal toplarken Müslim’le hep onun etrafında dolaşırdık. Evimiz tren yolunun kenarındaydı, okulda kolordu mahallesindeydi. Okul ve ev arasındaki mesafe çok uzaktı. Soğuk havalarda oldukça zorlanıyorduk. Okul Sarıkamış’ta kolordu mahallesindeydi. Kışın zor şartlarında okuldaki ısı  +21 dereceydi ve dışarının sıcaklığı da  -21 dereceydi. Dışarı çıkışta müthiş bir sıcaklık farkı olurdu.  Sırtımızda  bir ceket birde pantolon vardı birde beyaz naylon gömlek.  Yaklaşık 42 derece ısı farkında  eve yetişene kadar ani ısı değişimi  bizi kötü etkilerdi. Sıcaklık farkına aniden maruz kalan bedenimiz fizyolojik olarak etkileniyordu. Eğer çarşının içindeki eski hal binası yanındaki umumi tuvalete yetişemezsek  eve gidene kadar  pantolonumuz  paçalarına istemeyerek işerdik  ve  pantolon buz tutar teneke gibi oludu. Eğer bu tuvaleti tutturamazsak ikinci uygun bölge eski asker hapishanesinin önündeki yol olurdu. Oradan geçerken duvara işiyorduk bizi gören askerler tempo tutarak alkış ve ıslıklarla tezahürat yapıyorlardı.

Liseyi rahmetli Fahrettin’le birlikte bitirdik. İbrahim ve Şevket ağabeyler bizden öndeydiler.  Onlar lise ikiye giderken biz yeni bire başladık. Daha sonra üniversite sınavına hep birlikte girdik. İlk sınavdan sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazandım. Daha on yedi yaşındaydım ve büyük bir şehirde yalnız başıma kalmıştım. Çeşitli sebeplerden dolayı hukuku bırakıp Ankara da Makine Mühendisliği ve Üniversitesi bünyesinde Tıp fakültesini kazandım bir yıl kadar devam ettim ve bıraktım.
Daha sonra ITU bünyesinde bulunan Elektrik-Elektronik Mühendisliği fakültesinde beş yıl eğitim gördükten sonra Yüksek mühendis olarak mezun oldum..

Ortaokul döneminde Karakurt’a inmek büyük sıkıntıydı. Bazen vasıta sorunu yaşanırdı Gidiş- geliş sorununu nasıl hallederdiniz? Konuyla ilgili başınızda geçen ilginç anılarınız oldu mu?

 

 

Kışın o sert soğuğunda bile  gidiş gelişi yürüyerek hallederdik. Genelde hafta sonları köye giderdik. Yakup ağanın evinde kalırdım. Müslüm’de bir başkasının evinde kalırdı. Fahrettin’de bir ev kiralamıştı. Daha sonra Osman amca market açınca evini Karakurt ’a  taşıyınca bir sene de onlarda kaldım.

 Nedense o yıllarda kışın çok  kar yağardı. O dönemden kalma ve hiçbir zaman unutamadığım bir gün vardır. Bir gün hocamız el işi dersinde bir tahta bulup oyma bir resim yapmamızı  istedi. O dönemde tahta bulmak benim için  büyük bir sorundu. Karakurt’ta vardı ama kimse vermek istemiyordu. Bizim köyde de tahta ilaç gibi bulunması çok daha zordu.  Bende tarih kitabında bulduğum bir resmi tahtaya çizip çeşitli renklere boyayıp öğretmene her seferinde onu  gösterirdim. Öğretmen hep aynı şeyi gösterdiğimi anlayınca bana kızıp bir kaç tokat attı. Bana gelecek hafta yeni bir işle gelmezsen gözüme görünme dedi !   O cumartesi sabah okula gider gibi kalkıp  köyün yolunu tutum. O gün yoğun bir sis vardı  yüz metreden uzağı görmek mümkün değildi. Yokuşu çıkıp düzlüğe girince  görme açısı daha da düşüyordu. Sisin içinde yürürken son derece korkmuştum. Köye yaklaşırken eski rus şosesinde sıralanmış giden bir kaç kurt  gördüm. Birden koşmaya başladım bazen düşe kalka tabana kuvvet verip köye yaklaştım. Kurtlar olduğu gibi yollarına devam ettiler, bana hiç  dönüp bakmadılar bile.  Bildiğim bütün duaları birbiri ardınca sıraladım. Köyün dışına yaklaştığımda daha sabah on civarıydı. Köye erken varırsam bizimkiler okulu kırdığımı  sanmasınlar diye, yol kenarında Budak Dayının  evinin arkasındaki  tarlada kocaman bir düz alan vardı. Bu alana büyükçe adımı yazdım. Harfleri yazarken on metre ilerleyip ayakkabımla derin yarıklar oluşturuyordum. İsmimi yazarken hem oyalanmış hem de vakit geçirmiştim. Köyün imamı öğlen ezanı okuyunca bende köye girdim.

Bir diğer unutamadığım konuda ben lisedeyken Demirel hükümeti iktidardaydı. Hemen hemen her bir aydan sonra petrole  zam yapılırdı. Sarıkamış-Karakurt  minibüs  ücreti  iki liraydı. Ben her aybaşı minibüs için iki lira ayırırdım. Meğerse bir gün önce Demirel hükümeti zam yapmış ve minibüs ücreti üç lira olmuş. Param yetişmediği için minibüsçü beni arabasına almadı. Bende Sarıkamış’ta kalmak zorunda kaldım. Üç liram olmadığı için şehirde kalıp köyüme gidememiştim. Hiçbir zaman bu anımı unutamıyorum. Sn. Demirel’e o yüzden her zaman rahmet okumuşumdur.


Hukuk kazanıp birinci sınıfı bitirip daha sonra tekrardan üniversite sınavına girip Tıp fakültesini kazandınız? Eğitim yaşantınız oldukça renkli geçmiştir. Acaba niye hukuk ve Tıp fakültesini bıraktınız?

İstanbul’da hukukta okurken İstanbul  Koca Mustafa Paşa’da bir  öğrenci yurdunda kalıyordum. Yanımdaki odaya bir gün kurşun ateş açılıp birde bombalandı. Değişik görüşteki yurtlar arasında sürekli çatışmalar olurdu. Ayda bir  bizim yurdumuzu tarıyorlardı. Bir gün yanımdaki ve bir alt katımdaki odalara el bombası attılar. Bir çocuk öldü birside yaralandı. Baktım olmuyor çareyi kaçmakta buldum. Okula gidiyordum yemekhanedeki bardak ve tabakları birbirine fırlatıp kırıyorlardı. Okula bir gün baskın yaptılar ve her  tarafı kurşunladılar, okul  altı yedi ay kapandı. Kapanınca bende tekrardan üniversite sınavına girmek zorunda kaldım. Yoksa bu olaylar içinde okul  bitmeyecekti. Baktım bu şekilde mezun olmam çok zor, beş on senede  zor mezun olacağım bende İstanbul’dan ayrılıp Ankara’ya gittim. Aslında içimde hep elektroniğe bir ilgi vardı. O zaman radyolarda teknolojik gelişmelerden bahsediliyordu. Atom bombası, elektronik gelişmeler vb. bilmem bir düğmeye basıp dünyanın öbür ucunu yönetmek v.s gibi fikirler ve  söylentiler her yerde vardı. Bende bu hikâyenin içinde olmak ve  bir yerlerden  başlamak istedim. Geldiğimde okul  belli bir siyasi bir görüşün elindeydi. Yurdu ve yemekhanesi de aynı görüşlü insanların elinde olduğu için pek sorun çıkmıyordu.  On iki  Eylül darbesinden  sonra her gece altı yedi kez jandarma yurdumuzu basıyordu. Çok sıkıntılı bir öğrencilik sürecini geçirdim.


Askerlik hayatınız nasıl geçti?

Askerlik hayatımı genelde dağ başında geçirdim. Yaklaşık on bir ay boyunca dağdaydım. Düze indiğimde bayağı etkilenmiştim.  Madalyonun iyi tarafından bakacak olursam en çok hoşuma giden tarafı dağcılık yapmış olmamdır. Geceleri kısa süreli bir uykudan sonra uzun süreli yürüyüşler yapardık. Askerlikten döndükten sonra hemen iş hayatına atıldım.
Okul hayatından sonra mesleğinize nasıl başladınız?

Mesleğe başlamam,  Türkiye ve dünyanın en kalburüstü firmaların birine oldu. Genelde Telekomünikasyon alanında  Netaş ve Siemes firmalarında bir müddet çalıştım.  Daha sonra Siemens firmasında çalışmak üzere Almanya’ya gittim. Altı  ay bir eğitim gördükten sonra, Siemens ın aldığı  termik santral projelerinde görev aldım.  Kısacası çobanlıktan duvarcılığa, mühendisliğe  oradan da pilotluk eğitimine kadar her alanda çalıştım. Daha sonra 1990 da  İstanbul’da  Uluslararası  bir Telekomünikasyon şirketine girdim. İşimde yaver gitti. Beni  sıkı bir imtihana tabi tutacaklardı  fakat o gün imtihanı yapacak yabancılar  gelememiştiler. Yüz yüze görüşemeyince şirketin Türkiye temsilcisi ile  bir araya geldik. Biraz sohbet ettikten sonra şirket sahibi beni çok sevdi ve beni  işe aldı. O günün şartlarında Türkiye’de hiçbir genel müdürün alamayacağı bir parayı bana teklif etmişti. O günden sonra o şirkette çalışmaya başladım.  Yirmi  yıldır  halen o şirkette çalışmaya devam etmekteyim. Öncelikle  ilgi alanımız  uçak bakımı, hava limanı ve havacılıkla ilgili iletişimdi. İş alanı genişledikçe France Telecom bu şirketi  kendi bünyesine kattı. Şu anda France  Telecom ’un Güneydoğu Avrupa bölümünde on iki ülkeye ile sorumlu olarak çalışmaktayım.

Bildiğimiz kadarıyla beş dil biliyorsunuz? Öğrenme sürecinizi bize açıklar mısınız?


O kadarda değil!  Bir dili biliyorum demek bütün grameriyle birlikte, telaffuz ve hatta argosuyla birlikte bilmek gerekir. Sırasıyla söyleyecek olursam: İngilizceyi okulda öğrenmeye başladım. Almancayı hem şirkette çalışarak hem de İstanbul Üniversitesine giderek öğrendim. İ.Ü de almanca bölümü okudum. Fransızcayı da zaten iş dolayısıyla her gün onlarla birlikteydim. Zamanla çat pat öğrendim.  Dil kullanmayınca zamanla çabuk unutulur. Dil yaşayan bir nesne gibidir kullandıkça yaşar ve gelişir. Bil dili bilmek demek bütün kuralları ile bilmek demektir. Bu yüzden böyle büyük bir iddiam yoktur.

Bir lisan bir insan sözünden yola çıkarak bu diller size ne kazandırdı?

Dili kullanmanıza bağlıdır. Hintlisinde tutun, Asyalısı, Amerikalısına kadar değişik insanlarla sürekli iletişim halindeyim. Bu da insanları tanımama ve iletişim neticesinde farklı kültürleri öğrenmeme yardımcı oldu. Bunlar sayesinde insanları daha rahat çözümleyebiliyorum. Kısacası ekmek paramızı kazandık. Zaten mevki ve makam ve de para gelip geçici bir şeydir ben bunların hiçbiri ile övünmem.

Köyümüz için bir okul projeleriniz var. Bu konu hakkında düşüncelerinizi alabilir miyim?

Bunu söylerken, birinci düşüncem çevre köylerde sekiz yıllık eğitim yapılıyor en çok öğrenci de Karapınar Köyünden çıkmasına rağmen halen bizde bir İlköğretim Okulu  yok. Akrabalarımız  köyden dışarı gidiyor küçücük çocuklar ailelerinden uzak soğuk yurtlarda yaşamak zorunda kalıyorlar. Köyümüzde bir ilköğretim okulu açılırsa çocuklarımız başka köye gitmek zorunda kalmazlar. Çok büyüğüz diye övünüyoruz ama maalesef köyümüze 1945’lerde okul açılmadı. Sonradan  yani 1965’te açıldı. Çevre köylere çok önceden açılmasına rağmen bizde çok geç açıldı. Bizden önceki nesillerin okuyamamasının nedeni okulun geç açılmasıdır. Eğer okul açılsaydı bizden önceki nesilde okuyacaktı. O dönemlerde okumaya hevesli, akıllı insanlarımız vardı. Fakat köyümüzde okulun olmamasına rağmen aşırı şekildeki okuma açlığı sanki kalıtımsal bir şekilde nesilden nesile geçmiştir. Daha önce okul açılan  köylerde okuyan olmadı ama bizimkilerin çoğu okudu. O dönemde belli iki üç aile ancak çocuklarını okutabilmişti. Abbas Bey öncülük yapıp çocuklarını okula gönderdi daha sonra Rıza amca onu takip etti.  Daha sonra rahmetlik Abdullah amca ihalesini alıp köyümüze bir okul yaptırmış. Gerçek anlamda 1966 yılında sonra köyümüzde okul açılıyordu.  Bizden önce rahmetli Fahrettin, rahmetli Yurdal, Şevket ve  Atilla köy dışında okula başlamışlardı. Çevre köylere gidip geliyorlardı. Okumak gerçekten çok zor bir işti. Kendi yerin yurdunda okumak varken sürekli dışarılarda kalmak ve okumayı başarmakta zor bir işti. Halen günümüzde de bu sorunlar tekrar ediyor. Bunu engellemek için emeklilik döneminden sonra köye yeni bir okul yapabilirim diye düşünüyorum.

Hem sıkıntılarla mücadele edip hem de okuyan insanlarımızın o dönemdeki eğitim hedefi yani çıtası inanılmaz bir şekilde yükseliyor. Günümüze göre daha yüksek bunun sebebi ne olabilir?

Şu anda çıtayı yüksek tutup hatta bizleri  geçenlerde var. Çok  yükseklere zıplayıp en iyi yerlerde okuyanlarda var.  Zaman onu gösterecek. Akkoz yayla ve köyümüzde tıp ve mühendislik alanında çok okuyan gençlerimiz var. Yakın bir zamanda bilimsel başarılara imza atacak gençlerimizde olacaktır. Önemli olan altyapısını iyi oluşturmaktır. Şu anki aslında görülen başarısızlık değil, aslında değişen eğitim sistemidir. Eğitimin kalitesi günümüzde daha da artmıştır. İlkokulu biz bitirirken doğru dürüst ne kitabımız ne defterimiz ne de müfredatımız vardı. Ben liseyi bitirene kadar bazı derslerin öğretmenleri yoktu. Şimdi hem eğitimin kalitesi artı hem de seçilme yüzdesi düştü. Bu izafi bir olaydır. Zamana göre değişkenlik gösterir. Biz daha iyiydik gibi bir yargıya varıp kimsenin hakkını yemek istemem. Zaten öyle bir iddiamda yok!  Bilinen bir gerçek var. O dönemdeki öğrencilerin imkânları kısıtlıydı ama fazla seçenekleri yoktu.  O yüzden okumak zorundaydılar. Günümüzde imkânları olup da, okuyan akrabalarımız en iyi yerlerde okuyor. En güzel görevlerde istihdam ediliyorlar.

Köyde var olan bir rehavet ortamı var. Kimse eskisi gibi çocuğunu okutmak istemiyor. Önemli olan onları bilinçlendirip eğitim ortamına itmektir. Şöyle bir örnek verecek olursam. Bir sürü insan soğuk sudan korkuyor. Soğuk suya bir kez atladılar mı peşinden yüzmek zorunda kalacaklar. Dolayısıyla gideceği yere kadar gidiyorlar.


Eğitim sistemi hakkında düşünceleriniz nelerdir? Siz yetkili biri olsaydınız ilkokuldan üniversiteye kadar ne gibi değişiklikler yapardınız?


Ben bir eğitimci değilim ama  gördüğüm kadarıyla şu an hala bir ezbercilik eğitimi veriliyor. İnsanların kendi kendine problem çözme alışkanlığı yok. Sadece bilgi ağırlıklı dersler işleniyor. Verilen bilgilerden bir proje üret dendiğinde sadece bakıveriyorlar. Teknik bilgi demiyorum. Örneğin; Un veriyorsun şeker veriyorsun helva yap diyorsun. Adam unu biliyor şekeri biliyor helvayı bilmiyor.  Eğitim süreci tüm derslerin müfredatını verirken neticede öğrencinin bir ürün ortaya çıkarması gerekiyor. Aslında her okuyan devletin bir kademesinde memur olsun, bir kariyer sahibi olsun yâda bir şirketin başına geçsin anlamında konuşmuyorum. Okuyup kendi işini ve projelerini etkin hale getiren kişiler benim için daha makbuldür.  Varsın maaş almasın ama bir topluluğa öncülük yapması yeterlidir. Yolun başında becerebildiği işi yapabilmek. Mesele bir şeyler yaptırma becerisi kazandırmaktır. İster bürokrat olsun ister devlet memuru, eğitimini almış kendini kurtarmış anlamında değildir. Ben hiçbir zaman devlet işini bir kurtuluş yolu olarak görmüyorum. Ben bürokrat biri değilim, ben idareci bir mühendisim, bana verilen ürünleri birleştirip proje üretiyorum.  Eğitim süreci ve iş sürecinde ne torpil kullandım ne eğildim ne de önümü kimseye ilikledim. Arkamda Allah’tan başka kimse yok. Önümde çok engeller var ama üstünde atlayıp geçiyorum. Her zaman bir yere takılıp boşuna ahmakçasına enerji kaybetmiyorum. Aşamadığım engelin  arkasında dolaşıp enerjimi başka alanlarda harcarım. Beni şu an devletin işinde bir işin başına koyup en büyük bürokrat yapsalar bir gün bile kalamam , yapıma ve mizacıma ters gelir.. Doğumla ölüm arasındaki yolda insanlar bazen başında bazen sonunda kaybeder. Bazen de  sonuna kadar gidip bir şeyler yapmadığını görürsün. Bende sona yaklaştığım bu zamanlarda bu  gruba dâhil olmak istemiyorum.
Karakurtların başarılı olmasını neye bağlarsınız?

Başarıyı etkileyen faktörlerden biri  genetikse diğeri ise genetiği destekleyen çevresel örneklerin olmasıdır. Bu onları motive ediyor.  Köyde örnek olan kişilerin olması ister istemez insanı motive ediyor. Bir Karakurt’u bir okula gönderdiğin zaman herhangi bir olumsuz şart yoksa hangi okulda olursa olsun mutlaka birinci olacaktır.

Karakurtların başarılı olmasını neye bağlarsınız?

Başarıyı etkileyen faktörlerden biri  genetikse diğeri ise genetiği destekleyen çevresel örneklerin olmasıdır.Bu onları motive ediyor.  Köyde örnek olan kişilerin olması ister istemez insanı motive ediyor. Bir Karakurt’u bir okula gönderdiğin zaman herhangi bir olumsuz şart yoksa hangi okulda olursa olsun mutlaka birinci olacaktır.

Okulda çok başarılı olduğunuzu biliyoruz. Okulları bitirme dereceniz nasıldı acaba?


İlk ve ortaokulu birincilikle bitirdim. Lisede birinciliği Selim’li bir arkadaşa çok küçük küsuratlarla kaptırdım. Kendisi şu an tıp fakültesinde profesördür. Üniversite de başarılıydım ama bilmiyorum kaçıncı olduğumu bilmiyordum. Tabi bu ilk orta ve lisede aldığımız eğitim seviyesi oldukça düşüktü. Oradan aldığımız birincilik başka bir şehirdeki okulların en düşük seviyesine denk geliyordu.  Buda fırsat eşitsizliğinin göstergesidir. Mesela mezun olduğum dönemde yedi yüz seksen bin öğrenci vardı. Para olmadığı için kursa gidemedim. Tarlada çiftin önünde Mustafa amcayla dairenin pi sayısını keşfediyorduk. İple kerestenin çapını ölçüyorduk, İpi bölüyor topluyorduk. Her seferinde üç katı ve biraz fazlası çıkıyordu. Eve gidip siniyi alıp ölçüyorduk sonuç yine üç çıkıyordu. Matematikle ilgilenip öğrenim sürecime çok katkısı oldu. Tırpanı asıp üniversite sınavına giriyordum ama her seferinde kazanıyordum.


Genel anlamda Karakurt’ları ele aldığımızda önemli olan bir başlangıç ivmesi vermektir. Örnekler önde varsa kendiliğinden arkası geliyor. Mesela bir sürü kişi Amerika ve dünyanın diğer merkezlerine gidip eğitimine orada devam ettiler. Üniversitelerde akademik kariyer ve doktora yapanlar var.  Hatta beş -on sene sonra daha yenileri çıkıp bizleri daha ileriye götürecekler. Söylediklerim sadece doktorluk alanında değil. Mesela sen ileride Mehmet Ali Birand gibi büyük bir gazeteci olacaksın. Örnek kişilerin çok olması bizleri motive edecektir. Burhan amca,  Mustafa amca okuyup subay olmasalardı. Bizde bir hareket olmayacaktı onlarda bize önderlik ettiler.  Örneğin köydeki  örnekleri çoğaltırsak biri çıkıp duvarı aşıyor sonra  herkes onu taklit eder  ve kısa sürede duvarı aşan bir çok kişi olur.  İşte öyle bir şey…

 
Siteden severek takip ettiğimiz fantezi romanınız ‘Sokak Kedisi’ adlı yazı diziniz var? Bunu nasıl yazıyorsunuz?

O kediyi dünyanın birkaç yerine kültür sayılarına verecektim. Fakat zamanımın azlığından dolayı yeterince ilgilenemiyorum. Bana zaman verilirse iyi roman ve hikâyeler yazarım. Orhan Pamuk  benden korksun  !  Aslında esas alanlarımdan biriside yazı yazmaktır. Yoğunlaşırsam kısa sürede güzel yazılar yazarım. Bana çöl gibi yâda ıssız bir yerde bir oda verseler laptopumda yanımda olursa çok güzel hikâye yazarım. Okuduğun zaman tüylerin diken diken olur.
Makale, öykü, roman ve şiir yazmada oldukça başarılısınız. Bunları yazarken ilham kaynağınız nedir?

İlham kaynağım Karapınar’dır. Mesela ben rüyamda hiç İstanbul’u görmem. Yaklaşık  yirmi beş yıldır  İstanbul’da yaşıyorum. Ben burada yaşarım ama İstanbul benim umurumda değil. Araba sürerim, çarşıda pazarda insanlarla iletişim halindeyim. Yaşamak için para kazanırım ama içimde hep Karapınar var. Gizli bir yerde bekler. İnsanın  doğup büyüdüğü ve 18 yaşına kadar  yaşadığı  her yer, devamlı insanla beraber olur. Bilinçaltında sürekli o yer olur.

Şu anda üzerinde çalıştığınız bir roman yâda hikâyeniz var mı?

Üzerinde çalıştığım bir çalışma var. Bana Karapınar’ı yaz dediğinizde beni sınırlar içine iki vadi arasında hapsediyorsunuz.  Belli konuları yazmak zorunda kalıyorum. Kendi kendime oto sansür yapıyorum.  Herhangi bir sınırlanma yapılmadığında birçok konuda iyi yazılar yazarım. Karapınar’ı yazarken filan amca, falan ağabey  derken duygular işin içine giriyor. Dolayısıyla bir vadide sıkışıp kalıyorum. Hayal gücümü serbest bıraktığım zaman çok güzel eserler ortaya çıkarırım.  Zaten yazarlarda kendi yaşantıları farklı ortamlara uydurarak, yeniden bir sentez yaparak ortaya çıkarırlar. Ortaya çıkacak eser okunduğu zaman ben o yazıda hiçbir zaman olmamalıyım. O eserde benim ismimi görmeyeceksin.

Aslında en büyük sorunum zamanımın olmayışıdır. Vakit bulursam çok kısa sürede yazabilirim. Bir yazmaya başladım mı arkası gelmiyor. Türkçe grameri konusunda sıkıntılarım var. Onu biraz daha geliştirmem gerekiyor.

 
Orhan Pamuk o yazdığı kitapları Amerika’da romancılık okulunda  kitap yazma konusunda  ders aldı. Malzeme bazında değil, yazıya aktarma konusunda eğitim veriliyor. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Orhan Pamuk beğendiğim bir edebiyatçı fakat onun gibi olmak zaman ve birikim ister, sabır ve sebat ister.  Benim öyle bir eğitimim yok benim okulum bendeki  birikimdir. Sizin kültürünüz ve sizin mutfağınızdan yazıyorum. Bir gün daha genel yazamaya karar verirsem o zaman iyi yazacağımdan emin olabilirsiniz.

Sizin imkânlarınıza sahip insanlar dünyanın çeşitli yerlerinde tatile giderken siz köyünüzün dağlarında geziniyorsunuz. Sizi buna yönelten sebep nedir?


Daha önce dediğim gibi rüyalarımda hep köyümü görüyorum. Ünlü bir şairimiz var Abdurrahim Karakoç  oda benim gibi avcı ve  köyünün dağlarında hem avcılık yapar hem de şiir yazar.  Zamanında babamın tarladayken yabani otları sökmesinden ve devamındaki köydeki tüm çalışmaların ayrıntılarını en ince detayına kadar hatırlıyorum. Dünyanın birçok yerine gittim. Köyüme gittiğim zaman kendimi orada daha rahat hissediyorum. Rüyalarımda gördüğüm yerleri gezip, köye olan özlemimi giderip, oralara selam veriyorum. Hayvanları otlatırken gezdiğim yerler,  yağmur yağarken sığındığım  kayalar , mağaralar  ve ağaç oyukları  ,oyun oynadığımız yerler , ekin ekme ve tandır başları  vb. birçok şey  beni oraya götürüyor. Bunlarda  yaşamayanlar  o duyguyu  bilmiyor.  İstanbul’da yaşayan birine bunu anlattığın zaman yaşanmışlığı olmadığı için bir anlam ifade etmeyebilir.  Geçmişteki anılarımızı yeniden yaşamak isteriz, bazen de gerçekten özleriz.


Avcılıkla çok ilgili olduğunuzu biliyoruz. Ahmet abinizin iyi bir avcı olmasını neye bağlıyorsunuz.

Ben çok iyi avcı değilim. Avcılığa karşı ilgim var fakat bir taraftan da vicdan azabı çekiyorum.  Birkaç kez avcılık turlarına katıldım fakat başarılı olamadım. Şimdiye kadar bir kuş dahi vuramadım. Ahmet abimden hiç etkilenmedim. Ben bir yâda iki kez ateş ederim. Daha sonra hiçbir şey umurumda olmaz. Daha sonra gezme amacım ön plana çıkar. Amaç avlanmak değil, gezmekten haz duymaktır.

Köy yaşamıyla ilgili aklınızdan çıkmayan bir anınız var mı?

Daha çok küçükken ilk hatırladığım olaylardan bir tanesi köyde insanlar bir tür dikeni yediklerini duymuştum.  Fakat hangisi olduğunu tam olarak  bilmiyordum. Köyün hemen yanındaki tarlamızın içinde  bol miktarda diken vardı,  onları söküp çıkardım. Kökünü soyup yedikten sonra başım döndü. Birkaç adım attıktan sonra düşüp bayıldım. Daha sonrasını hatırlamıyorum. Poşta mahallesinden bir komşu kadın beni  bulmuş köye kadar panik içinde koşturmuş. Oradakiler bana bakmışlar çocuk ölecek demişler. Daha sonra  Reşat ın nenesi  Seyran Hanım başımdan geçenleri duyunca koşup bir tas yoğurt getirip zorla yedirmiş. Ben gözümü açmaya çalıştığımda zorla ağzıma yoğurt vermeye çalışıyordu.  Hemen çıkarıp kurtulmuştum. Bu anımı hiç unutamıyorum. Hayatımızın varlığı dolaylı olarak diğer kişilerin elinde oluyor. Ben tarlada düştüğüm anda o kadın oradan geçmeseydi belki de olmayacaktım. Bu olay benim için bir başlangıçtır.


Tarımla ilgili projeniz vardı. Onu bize açıklar mısınız?


Tarımla ilgili proje denince aklıma; bence köylüler ne yapabilir sorusundan yola çıkmak gerekir. Köylüler bir araya gelip bir şirket yâda bir kooperatif kurmaları mümkün değildir. Kafa yapıları şu an  buna uygun değildir. Benim görüşüm belli bir geliri olan kişiler bir araya gelip blok şeklinde araziyi alıp işletme kurmalarıyla gerçekleşebilir. Yoksa diğer türlü o benim iki kuruşumu yedi bilmem o bunu yaptı şeklindeki dedikodular hiç bitmez. Boğaza bir gölet yapıp düzlüğü sulak bir alan haline getirmek en büyük rüyamdır.

Günümüz Türkiye’sini nasıl görüyorsunuz? Kısaca bir değerlendirme yapar mısınız?

Günümüz Türkiye’si ekonomik olarak büyüyor. Fakat gelir dağılımı eşit olarak yapılamıyor. Ekonomi büyürken insanların pastada aldıkları pay oranında büyük dengesizlikler var. Dengesizliğin olduğu yerde boşluk vardır. O boşlukları başkaları tehlikeli bir şekilde doldurabilir. Tüm olumsuzluklara rağmen Türkiye’nin geleceğini parlak görüyorum.  Yeni bir darbe, kargaşa yada savaş çıkmasa on yıl sonra bugünkü Türkiye’yi tanıyamayacaksınız.

Amerika’da iki bilim insanı farklı teoriler öne sürmektedir. Dünyanın elli yıl sonrasına dair çeşitli senaryolar yazılıp çizilmektedir. Bunların içerisinde Türkiye’nin iyi bir yerde bulunulacağı öngörüsünde bulunanlar var. Örneğin Amerika’nın yıkılacağı Rusya ve Çinin öncülüğünde yeni bir dünya modelinden bahsedilmektedir. Bu yenidünya modelinde Türkiye’yi de güzel noktalarda olunacağı söylenmektedir. Sizce bu teoriler gerçekçi mi?

Teoriler varsayımlara göre yapılır. Varsayımlar yapılırken yanlış olma olasılığı da her zaman var . Zamanla değişimlerle birlikte istenmeyen sonuçlarda ortaya çıkabilir. Varsayımlar gerçekler üzerine kurulmadığı için teoriye , teori olarak bakarım. Şu anki duruma baktığımda Türkiye’nin ileride daha iyi yerlerde olacağını düşünüyorum. Dünya dengeleri her an değişebilir iki sene önce Hindistan’ın adı sanı okunmuyordu.  Şimdi teknolojide Hindistan var.  Mesela en basitinde komşumuz İran bile nükleer teknolojide ileriye gitmeye çalışıyor. Türkiye’de bile en ücra okulda bile bilgisayar destekli eğitim verilmekte ve herkesin evinde bilgisayarı var. İletişim ve bilgiye ulaşım çok  kolaylaşmıştır. Elektroniğin diğer sektörlere sağladığı imkânları düşündüğümüzde dünya dengeleri ilerde el değiştirecektir. Özellikle geride kalmış ülkeler sıçrama yapabilirler.

Özelleştirmeleri nasıl görüyorsunuz?


Özelleştirmeleri olumlu bakmaktayım. Çünkü siyaset belli kurumlara kendi adamlarını yerleştiriyor. Zaten devlette beceriyi kimse değerlendirmiyor  kimin adamı olduğun değerlendiriyor. Herkes yandaşını işe yerleştirmek istiyor. Yüz bin kişiyi besleyecek istihdam grubuna  bir milyon kişi alınıyor. Dolayısıyla bütçe ağır yükü kaldıramıyor. Ayrıca işe alınanlar bir gelişme yapamıyor, gelişim adına yeni bir adım atılamıyor. Özel sektör daha derli toplu ve kaynaklarını daha etkin kullanıyor. Özelleştirmenin belirli sektörlerde daha faydalı olduğu görüyorum.  Devletin belkemiği olan kurumlarının özelleştirmesine karşıyım. Örneğin havalimanları, özel ordular, limanların özelleştirilmesine karşıyım.


Sitemize çok giren ve sürekli üreten birisi olarak karakurtlar36.com sitesini nasıl buluyorsunuz?

Bildiğiniz sitemiz olmadan önce köyümüzde ne cami yapıldı nede okul tadilatı yapıldı. Bu iki örneği ele aldığımızda demek ki yararını konuşmaya gerek kalmıyor. Daha önce birçok kişiyi tanımıyor yâda konuşmuyordum. İletişim ağlarını oluşturmada çok önemli bir yarar sağlamıştır.  Artık bu site sayesinde herkesle iletişim halindesin. Karakurtlu olmasına rağmen siteye girmeyip kaçak çok insanımız var. Zaten onlarda deşifre olmuştur. Bu site sayesinde akrabalarımızın ne kadar yararlı olabileceği gördüm.  Diğer insanlara ne kadar çok yardımcı olabileceğimizi bu site sayesinde gördük. Yani kısıtlı bir bütçeye rağmen güzel işler başardı.  Devlet memuru olan bir sürü insan var.  Ellerinden geldiğince yardımcı oluyor. Diğer bir kısım ise aman bir kuruş zarar etmeyim diye elinden geldiğince kaçıyor.

Sitemizde yazı ve makaleler yazmaktasınız. Özellikle bu makaleler arasında ‘’Bizim Turnaların Hikâyesi’’çok etkileyiciydi. Özellikle gurbette yaşayan akrabaları derinden çok etkiledi. Bu hikâyenizi kısaca bize anlatır mısınız?


Bir bakımdan göçmenlik açısından etkilenmişlerdir. Çok daha güzel yazabilirdim. Çok fazla önemsemeden yazdığım bir yazıdır. Bende bu konudan çok etkilenmiştim. Çünkü biz orada büyürken turnaların sesleri kulaklarımızda eksik olmazdı. Zamanla bunların yokluğu bende bir boşluk bıraktı. Yani bazen bu konuda bile bir hasretlik duyarsın. Bu kuşların ne kadar özel olduğu,  oraya şenlik kattığı, sesleri her yerden işitebiliyor olmamız, hatta yanına kadar gidip o heyecanı tatmadıktan sonra o kuşun ne anlam taşıdığını bilemezsin.  Dolayısıyla geçmişle bir bağ kurup, o olayları hissederek yazdım. Daha çok yazdığım konular beni anılarımın içindeki kişiyi ve olayı yazmayı tercih ederim. Direkt olarak kişinin nesnel yaşantısını anlatmam. Bilmem şurada doğdu, şu okula gitti vb. Yani biyografisini yazmayı sevmiyorum. Çünkü bir kişinin hep ne yaptığını bilmiyorum. Benim hayatımla kendisinin kesişim noktasını anlatırım. Kendi anılarımın içinde hislerimi yazarım. Kişinin üzerine mercek koyup anlatmıyorum. Hacı Osman amcam Allah rahmet etsin. Ben Beroş’ta geçerken taşları kırarken, çekicin çıkardığı sesler ister istemez insanları etkiliyor. Taşları kırarken adeta taşlarla konuşuyordu. Olayı kişiselleştirip inada bindirip taşı kırmak için savaş veriyordu. Balyozu eline aldığı gibi vurduğunda taş adeta yerinde oynuyordu.


Büyük bir yazı diziniz olan ‘’Düşlerimle Yüzleşme’’ hakkında bize bilgi verir misiniz?


Ben aslında orada Karapınar’ı anlattım, düşlerimi anlatmadım.  Karapınar’da yaşanmış olayları hatırladığım kadarıyla yazmaya çalıştım. Tabi ki işe duygularımı da katıp sunmaya çalıştım. Aşağı yukarı toplam 120 sayfadan ibarettir. Şimdiye kadar  on üç tane yazdım, on dördüncüsü  de gelebilir. Amacım o vadinin içine bakarak geçmişte yaşanmış olayları gün yüzüne çıkarmaktır. Geçmiş geçmişte kaldı artık geleceğe bakmak gerekir. Ama geçmişe sarılıp geleceğe daha umutla bakmak gerekir. Bugünü anlatsam haddi hesabı gelmez. Çok derin ve etkileyici yazılar yazarım.

Karyader’in tüm çalışmalarına severek katkıda bulundunuz. Dernekleşme hakkındaki düşüncelerinizi alabilir miyim?



Dernekleşme çok öneli bir olgudur.  Bu zamanda toplu bir şekilde hareket etmek ve bunu bir isim altına yerleştirmek gerekir. Tek başına yapılan çalışmalar cılız kalır. Yapılan çalışmaların kısaca ismi ‘karyader’ oluyor.  Birlikte olma ve güç birliği neticesinde daha önemli çalışmalar gerçekleştirilebilir. Site bünyesinde bir araya gelen kişilerin oluşturduğu bir dernektir. Maddi yönden sadece bazı kişilere yüklenip köyde çalışmalar yapılırsa o köy tembelleşir.  Öldürdün o köyü demektir. Çünkü Karyader adı altında onlara devinim vermen gerekiyor. Yani onlara çeşitli faaliyetleri yapmaları için itmen gerekiyor. Bu sadece maddi olarak olmaz. Manevi olarak birlikte davranmayı, eğitim, çeşitli sosyal ve kültürel alanlarda verimli bir şekilde çalışması gerekir. Getirilecek onca hizmet varken, biz yalnızca okul ve camiye saplanmış kalmışız.  Tarım ve hayvancılıkla ilgili kurslar verilebilir. Köydeki yaşantı, temizlik, altyapı vb ile ilgili birçoğumuz bilgi verebilir. Böylece yaşam standardında kalite ortaya çıkar yoksa içe kapanık bir durum yaşanır. Maddi olarak bir bankayı bağlarsan köy doymaz ama eğitim şart!


Karakurt ailesinde bürokraside dedelerimiz aktif rol oynadılar. Günümüzde Karakurt ailesi kabuğuna çekilmiş bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?


Bence bürokraside aktif bir rol oynamamışlardı. Büyüklerimizi savunup yücelteceğiz ama ne yazık ki  pek fazla bir katkıda bulunmamışlar.  Yaşadıkları kapalı çevre ve o zamanki koşullara göre ellerinden gelen maksimumu yapmışlar. O dönemde hem bürokraside hem de insani olarak görevlerini en iyi şekilde yerine getirmişler. Halit Bey o dönemde Rus ordusuna katılıp okuması ve subay olması büyük bir başarıdır.  Devamında o konumdayken bile kendi insanı ve ülkesine hizmet etmeye çalışırken yakalanınca idama mahkûm olması altındaki trajedi herkesi derinden etkiledi. Belki idam edilmeseydi ve yaşamına devam etseydi, bürokrasi anlamda maksimumu o yakalardı.  Karapınar’da oturup da bürokrasi yapmak mümkün değil. Bürokrasi dediğin Ankara’nın merkezinde olur.

Ailenin dedesi olarak Karakurt ailesine neler söylemek istersiniz?


Şu anda siteye katılmayıp kaçanlara ziyaretçi olarak takip edenler umarım aktif bir şekilde paylaşımlara katılırlar. Sitede çok güzel yazılarınızı okuyoruz sizin akranlarının birçoğu, bütün çağrılarımıza duyarsız kalmalarına rağmen sizi gençlerle bütünleştiğinizi ve yüreğinizden gelenleri onlarla paylaştığınızı görüyoruz. Bu durumu nasıl yorumlayacaksınız?

Çağdaşlarımıza sormak lazım neden gelmiyorlar? Belki kahvehaneden buna ayıracak zaman bulamıyorlar belki de yazmayı sevmiyorlar. Belki de geçmişte bu duygularını ve düşüncelerini başkaları tarafından dikkate almama veya kullanılmışlık duygusu heveslerini köreltmiş olabilir. Sitedeki yazılarım yalnızca köydeki hayatımdan kesitler alarak kişileri ve olayları anlattım, doğrudan kişilerin hayatını anlatmaya yönelik tek bir satır yoktur. Eminim çağdaşlarım da aynısını benden güzel yapabilirler.

Son bir kaç yıldır derneğimiz eliyle köyde önemli şeylerin yapıldığını görüyoruz. Köydeki akrabaların yapılanları tam anlayamamaları, yapılan bu hamur harcına kendilerini tam olarak katmamaları konusunda acaba bizlerimi iyi anlatamıyor, bunlar mı bizleri anlayamıyor yoksa köyden çıkan herkes uzun yıllar sırtını döndü ve yıllar sonra kurulan iletişim zorluğundan mıdır? Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz.

Bunun cevabı köyde birlik ve beraberlik olmayışındandır. Örgütlenme ve yardımlaşma duygusu zayıf. Zaten derneği de köyün dışındakilerin kurmuş olduğu bir maddi yardım ve hayır kurumu şeklinde algılıyorlar. Bu yüzden bu maddi olanaktan yararlanmak için bir yarış ve derin bir kıskançlık içindeler.

Köyümüzde ilk üniversiteye girenlerden birisiniz diğer yandan her konuda süper basarîli olduğunuz hepimiz tarafından kabul edilmektedir. Bu yönünüze bakıldığında insanlarımız hep size öncü lider gözüyle bakar ve yapılması gereken bir işte alınması gereken bir kararda sizden gelen mesajı beklerler. Bu sizde nasıl duygular uyandırır bu duygularınızı biraz paylaşır mısınız?

Benim süper başarılı oldum diye bir iddiam yok. Ancak verilene oranla süper başarılı sayılabilir. Sağlanan olanaklar ve eğitim seviyesi göz önüne alındığında yapılan iş büyük, ama bugünkü gençlerin birçoğu çıtayı daha yükseklere çıkarmış durumda. Birçoğu akademik kariyeri çok yukarılara taşımış durumda. Geriden gelenler daha da yukarılara taşıyacaklar.


Sizin yanınıza Üç  kişiye ihtiyaç duyulsa 3 tane görev adamı seçmek isterseniz akrabalarımızdan bu üç kişi kim ola bilir?



Ben beş kişiyi seçerdim. Azim, sadakat ve  liderlik vasıflarından yararlanmak için Sevgili Muhsin'i seçerdim. Yardım sever ve atılganlığından dolayı sevgili Selçuk’u, örgütleme ruhundan dolayı sevgili Yahya ve Gürbüz’ü, uzlaşmacı ve saygılı olmasından dolayı ise sevgili Kenan’ı seçerdim. Ayrıca çalışkanlığı ve dürüstlüğünden dolayı Şevket ve Ahmet hoca olabilir.