Perşembe, 29 Temmuz 2010
 
 
Ana Menü
Anasayfa
KARYADER
YAZARLARIMIZ
Sağlık Köşesi
Anılar ve Tanıdık Yüzler
Dost Siteler
Ziyaretçi Defteri Arşivi
İçimizden Biri
Bölümler
Sarıkamış'a Dair
Sponsor Bağlantılar
HABERLER
Ziyaretçi Sayacı
mod_vvisit_counterBugün Tekil139
mod_vvisit_counterDün208
mod_vvisit_counterBu Hafta744
mod_vvisit_counterBu Ay5770
mod_vvisit_counterTüm Zaman93688
Sayaç
Onbirinci Düş PDF Yazdır e-Posta
Administrator tarafından yazıldı.   

Onbirinci Düş

BİR YOLCULUĞUN HİKAYESİ

Not:  Saygıdeğer yazarımız Muhittin KARAKURT'un yazı dizisinden 11. düşü sizlerle paylaşmaktan dolayı sevinçliyiz.  Yazarımızın tüm düşleri birbirinden güzel olup 11. düşün sadece çeyrek yazısını portalda paylaşıyorum. Tamamını görmek isteyen forum kısmında okuyabilir. Bu güzel paylaşım için Muhittin abiye teşekkür eder.  Yazılarının devamını dileriz.

Solgun ve sararmış  Berojda, bildiğimiz kışlardan hiç bir eser yoktu.  Hatta Aralık ayının sonunda ve Ocak başlarında hala kar yağmamıştı tam aksine arasıra yağmur çiseliyordu. Köyün koyunları hala sararmış bozkırlarda  yayılıyor ve geceleri köye sağnak halinde yağmur yağıyordu. Belli ki değişen zaman  ve insanlar gibi iklim de değişmişti.  Artık herşey değişmişti , insanlar daha da çok değişmişti. Ne Aralıkta kış vardı nede insanlarda sevecenlik. Eski  köylüler çoktan göçmüş yerine yarı kasabalı yarı köylü çıkarcı ve çoğu şeye art niyetli ve çıkarcı yaklaşan   bir insan gürühu kalmıştı. Öyle ise yapacak bir şey yoktu,  eski insaların izini sürmek gerekiyordu. Ben de öyle yaptım eskiden dinlediğim hikayeleri bir araya toplayıp tarihin ve mantığın  süzgecinden geçirip delilleri ile birlikte kendime göre yoğurmaya başladım. Öyle ya eğer bir yerlerde bir trajedi yaşandı ise  mutlaka zamanda ayak izlerini bırakmıştır. Ayak izlerinden giderek olayı yeniden yaşayabilirmiyiz? İnsanların o trajedi içinde yaşadıklarını ve hislerini yeniden duyabilirmyiz?

Zaman  sihirli ve oldukça etkili bir iz silici ve etkili bir kimyasaldır. En derine işleyen ve çıkmayacak izleri , yağlı karaları ve lekeleri öyle bir aklar  ki piyasının tüm etkili  leke çıkarıcılarını toplasan aynı sonucu elde etmek imkansızdır. Ama öyle izler vardır ki  zaman bile silinemez! Kimi zaman insanlar tarihte iz bırakır kimi zaman ise olaylar insanlarda iz bırakır. Dolayısı ile ikisi arasındaki etkileşme sürekli ve çift yönlü bir ilişkiden ibarettir. Bir zamanlar üzerinde yürüdüğüm kırlarda zaman  çoğu izleri silmiş ve değiştirmiştir. Beynimde kazındığım silüetler ile gözümün gördüğü görüntüyü çakıştırınca değişimi tüm çıplağı ile görüyordum ve üzülüyordum. Değişmeyen bir şey vardı ki bana anlatılanları belleğime çok iyi kazıdığım için  zamanla  pek fazla değişmemişti.

Bir sabah erkenden uyandım ve kader yoldaşlarım olan Selim, Ziya ve Avcı Ahmet ile yola koyulduk. Hava güneşliydi ve  yazdan kalma bir gün yaşıyorduk. Öyleki önceki gece yağan sağnak yağmurdan eser yoktu. Yoğunhasan yolu çamurlu olduğu için Berojun yamaçlarından Osman amcanın tarlasının içinden Kuşboğa yoluna doğru ilerlemeye başlamıştık. Hamit amcaların tarlasını geçtikten sonra Kanya-Gollıka kayasının üzerinden Yoğunhasana bir süre baktım. Mevsim kış olmasına rağmen hava ılık bir Ekim havası gibi ılık ve esintisizdi. Kayanın güneş alan yamacına sırtımı dayayıp biraz düşünmeye başladım. Tevrat teyzemin  bana soba başında romatizmalı dizlerini ısıtırken asrasıra duraklayarak anlattığı o baskın hikayelesini yeniden duyar gibiydim.  Ziya keklik avlamak için dereye inmişti Avcı Ahmet ise etrafa bakınıp duruyordu. Yoğunhasan harabelerine bakınca bir anda 1919 Mart ayının başı ermenilerin baskın yapmasını anımsadım. Eğer olay anlattıkları gibi olduysa o zaman o köyü basmak için bulunduğum noktadan daha iyi bir mevzi olmazdı. Mutlaka ermeni çetesi buraya gelmiş olmalıydı ve buradan köye ateş etmişlerdi. O zaman burada bu olayı  doğrulayacak bir kanıt bulunmalı. Eğer ermeni elindeki mavzerle ile buradan ateş ettiyse mutlaka etrafa tüfek fişeklerinin boş kovanları yayılmıştır diye düşündüm. Ama aradan doksan üç yıl geçmişti ve zaman bu izleri silmiş olmalı diye düşündüm. Kayaların çatlaklarını ve insan ayağının değmediği ve basmadığı  kovukları ve uçurumdaki dehlizleri araştırmaya başladım. Sonunda hayvan ve insan ayağının basamadığı bir yarda iki adet rus ordusu beşli buldum. Daha aşağisında ise bir tane daha... Demek ki o ermeniler  bu taşı siper aldı ve karşıdaki Yoğunhasan köyünede canını kurtarmaya çalışan insanlara tam buradan ateş etti...

İkinci yer ise Tevrat nenemden dinlediğim hikayede geçen başka bir bir mevzi idi. Yine romatizmalı dizlerini oğuşturup meslerine baktıktan sonra  “Oğul biz ufaktık daha oniki veya onüç  yaşına girmiştik.  sabah ermeniler köyü basarken insanlar panik helindeydi neredeyse ana çocuğunu bırakıyordu. Bir bölük insan erken davranıp  Aşaği Gırnavuk sırtında kaybolmuştu bir bölük kadın ve çoluk çocuk  ve yaşlı insanlar ise daha yeni Beroje-Kuçe yokuşundan aşaği Gırnavuka doğru koşuyorlardı. Mağaraların üstüne gelen ermeniler üzerimize ateş ediyorladı. Mermilerin vızıltısı hala kulaklarımda”  Öylese Tevrat nenenin hikayesini doğrulayacak bir kanıt bulunmalıydı. Aradan doksan üç yıl geçse bile bronzdan yapılan mavzer mermi kovanı çürümezdi. Biraz sonra Mağaraların başındaki İsa dedenin  tarlasını kenarından mağarların başını adım adım inceleyerek mantık yürütmeye başlamıştım. Ben baskın yapsaydım nasıl davranırdım? Karşı tarafında silahli olabileceğini düşünürsem duracağım yer güvenli olmalıydı. Sonunda mantık haklı çıktı. Yıllarca ekilip sürülen tarlanın içinde delil bulmak imkansız olacağına göre yine insan ayağının basmadığı yerlerde bu silahların bıraktığı kovanlarlara rastlanabilirmiydi?  Biraz sonra Ziya  bir iki tüfek mermisi kovanı ile çıka geldi. Bulduğum kovanları iyice sildikten sonra rus yapımı olduğu ortaya çıkıyordu. Üzerinde rusça gama karakteri ve 7-8 rakkamı bulunuyordu. Bu biraz daha büyükçe bir kovandı ve  besbelli ki uzun menzilli güçlü bir silahın mermisi idi.