Pazar, 05 Şubat 2012
 
 
Ana Menü
Anasayfa
KARYADER
YAZARLARIMIZ
Sağlık Köşesi
Anılar ve Tanıdık Yüzler
Dost Siteler
Ziyaretçi Defteri Arşivi
İçimizden Biri
Bölümler
Sarıkamış'a Dair
Sponsor Bağlantılar
HABERLER
Ziyaretçi Sayacı
mod_vvisit_counterBugün Tekil186
mod_vvisit_counterDün197
mod_vvisit_counterBu Hafta1790
mod_vvisit_counterBu Ay1054
mod_vvisit_counterTüm Zaman230326
Sayaç
Ziyaretçi Defteri
Taşlı Tarla ve Matematik Dersleri PDF Yazdır e-Posta
Administrator tarafından yazıldı.   

TAŞLI TARLA VE  MATEMATİK DERSLERİ

Muhittin KARAKURT
18.05.2010 İstanbul

Hatırladığım veya hatırlamadağım  rüyaları topladığımda  yüzbinleri bulur. Ama yalnızca hatırladıklarım çocukluğumla ilgili olanlar ve doğup büyüdüğüm iki tepenin arasındaki küçük düzlüğe yerleşmiş köyüme ait olanlardır. Hayat boşluk kabul etmez boşlukları hemen doldurur. Bu genel bir kuraldır. Bir hayat son bulurken diğer bir hayat başka bir yerde başlar. İşte bu yüzdendir ki hayat mucizesi her zaman kendini yenileyerek devam eder.  Ölen insandır hayat sonsuza kadar devam eder. Ama içimizdeki  boşluğu hayat bile dolduramaz o da sonsuzluğa kadar doldurulamaz..

Geriye dönüp baktığımızda, hayatımız belli bir yerden girmiş ve çıkmış  insanların bıraktağı boşluklarla dolu. Bir şekilde bu insanlar dönüp dolaşır ve bir gün yine hayatımıza bir yerden bır kıvılcım veya bir hatırlama veya bilinç altımıza yerleşmiş olan bu kişilerle ilgili anılar bir anda tetikler ve boşluk yeniden dolar. İstanbul Teknik  Üniversitesinde fizik profesörü kendinden geçmiş halde karmaşık dairesel hareketleri vektörlerle vede matematiksel formüllerle yerine koyup inceliyor ve bazı sonuçlara varmaya çalışıyordu. Kürsünün hemen önündeki sırada elimi çeneme dayamış halde bakıyor bir yandan da not alıyordum. Bir an geldi ki tahtadaki profesörle göz göze geldim. Birden çocukluğuma tek bir kelime ile geri gittim. Kendi kendime gülmeye başladım. Fizik hocası öğrencilerini azarlamaya pek mereaklı olduğundan hemen atıldı “Bu şekilde pişimiş kelle gibi sırıtacaksan çık dışarı işini bitir sonra gel dedi”  Biraz utanmakla birliktr rüyamı görmeye devam etmeye başladım.

Mayıs ayı gelmiş çatmıştı. Herzamanki gibi okul bitmiş köydeki normal işlerimizden olan öküzleri gütme işine henüz başlamıştım. O sabah hava güzeldi. Sabah kalktığımda topu topuna dört adet olan öküzleri önüme katıp aşaği köye doğru yola koyuldum. Etrafta öküzleri katıp arkadaşlık edebileceğim tek bir kişi yoktu. Biraz gittikten sonra dereden korktuğum için çayırlara doğru yönelmeye başladım. “Newala-Kerim”  de karar değiştirip yamaçlara doğru yavaş yavaş sürüp bir taraftanda dağ sıçanlarının yerde kazıdıkları yuvalarına çubuk sokup eğilip içlerini kontrol ediyordum. Şimdi bir küreğim olsa iki adet çıkarıp bir boyunduruğa koşup şuracıkta elimdeki çatal çubuktan bir saban yapıp  tarla sürecektim. Elimdeki çatal çubuktanda ne biçim bir karasaban çıkar diye düşünürken, yükselen güneş sırtıma vurdukça iyice gevşiyordum. Birden yuvalarından ayrılan dağ sıçanlarını kovalamaya başlıyordum. Hayvanlar benden daha kurnaz ve çevik olduklarından hemen her zaman oyunu onlar kazanıyordu. Zaman zaman yuvanın yolunu ben kapıyordum fakat kurnaz hayvanlar ya yakınlardaki yedek deliğe kaçıyordu yada komşusuna sığınıyordu. Bazende komşuya dalan davetsiz misafir ile deliğin sahibi arasında kıyasıya bir kavga ve boğuşma çıkardı. Bundan büyük zevk alıyordum. Daha sonra uzaktan taş atıyordum hayvan deliğin önünde iki ayak üzerinde diklip öylece etrafı çıyaklayarak veya ıslık çalarak seyrederdi. Bazen yuvarlanan taşın peşinden bir iki metre koşar hemen deliğe doğru hızla geri dönerdi. Bir iki saat uğraştım ama ne dağ sıçanı yakalayabildim nede vurabildim.

 


Biraz sonra köy nahırının açtığı patika yollarını takip ederek  “Newal-çıwonek” e kadar gelmiştim. Yavaş yavaş tarlaların arasında bulunan yeşilliklere doğru öküzleri sürmeye başladım. Tarlanın içinde durup öküzleri tarlaya girmesin diye bekçilik yaparken birden sırtındakı ceketi omuzlarına atmış şekilde yavaş yavaş yaklaşan Mustafa amca yanımda bir hayalet gibi dikilivermişti. Tarlanın etrafından şöyle bir tur attıktan sonra yanıma gelip karşımda dikilip uzun uzun baktıktan sonra “ işte bütün bir yaz bunu bekleyeceğiz. Aferin sana tarlayı iyi korumuşsun” dedi. “Ben bugün bu tarlanın taşlarını toplayacağım.  Çocuklar  bugün evde yoktu ve yalnızım , teyzen hasta yatakta yatıyor ,Şevket daha Sarıkamış tan dönmedi. Bugün onyedi Mayıs kaldı bir hafta gelmesine , ortakula göderdim ki  okusun”

Yüzü solgun ve  yeni traş olmuş çenesinin altını ise traş olurken kesmişti. Hala kesikten akan kan tam pıhtılaşmamıştı. Bir gözü hafif kanlanmıştı. Pantolonun iki dizüstü yukardan aşaği değişik renkten iki dikdörtgen şeklinde yama ile yamanmıştı. Bir kaç taşı yerden alıp tarlanın kenarına fırlattıktan sonra belini tutup biraz sızlandıktan sonra tekrar zorlanarak yere eğildi taşları zorlukla yerden  kaldırıp attı. Bana döndüğünde işin ciddiyetini anlamıştım.

“Ben burada çalışırken sen seyrediyorsun bu ne biçim arkadaşlık , nasıl vicdanın kabul ediyor bunu?  Bak hele civan delikanlıya bana bakıyor bu revayı hakmıdır?  Belim acayıp ağrıyor gel yardım et ben hayvanlara bakarım.”

Şimdi happı yuttum diye söylenmeye başladım. Nereden çıktı şimdi bu? Ne güzel oturuyordum. Biraz  isteksizce kendisine yaklaştım. Yerden birkaç taş alıp öteye fırlattım. Mustafa amaca yardım ettiğimi görünce son derece memnun oldu. Hemen memnuniyeti yüzüne yansımıştı. Gözlerinin içi gülüyordu , öyle ya bu yerde ve zamanda ücretsiz bir işçi bulmuştu.

“Afferin sana ! Geçen gün okula gittim bizim Hayrullah hocaya sordum senin için çok iyi okuyor çok zeki çocuk dedi.  Bak benim şu ellerime ne durumda ? Camışların boynu gibi nasır tutmuş duvar yap , tırpan çek, taş topla, orya buraya koşmaktan bitkin hale geldim.” “Amcanın cebinde yok üstünde başında yok. Umut yok varsa yoksa bu yamaçtaki verimsiz tarlada dağ sıçanından artakalanı biz götürüp  öğütüp yiyeceğiz. İnsanın cebinde para olmazsa dizinde derman olmaz.

“ Birgün bir padişah erkanı ile birlikte dolaşırken bir çaydan atlayan bir ihtiyar ile bir delikanlı görmüş. Yaşlı adam keçi gibi çaydan zıplayarak geçerken genç bir torba gibi çayın içine düşüp uzanmış. Padişah gidin yaşlının üzerini arayın mutlaka para var demiş. Nasıl bildiniz padişahim diye sormuşlar o da ihtiyarın umudu var  onun sayesinde çaydan sanki uçarak geçti. Delikanlının ise hiç umudu yok sanki ayaklarına kocaman ağırlıklar bağlamışlar gibi çaya düştü. Ah biraz param olsaydı ! Para adamı Mir yapar Kizir yapar evlat!”

Taşları kucaklayıp tarlanın kenarına fırlattıkça bana bakarak keyifleniyordu. Bir ara yüzüne baktığımda son derece memnun olmakla beraber eğilip kalkarken bir hayli zorlanıyordu. “Bak dedi delikanlı  ,hepimizin hayatı sırlarla ,kimseye söylemediğimiz gizili arzularlarla , korkularla ve yalanlarla dolu. Şimdi sen bana baktığında bu adamın hiç bir derdi yok gelip buraya bana taş toplatıyor diyebilirsin. İnanırmısın teyzen evde hasta yatıyor. Evin işlerinide sabah ben yaptım. Hiç yalanım yok  bazan hiç kimseye çaktırmadan hamur bile yoğurduğum oluyor. Ne yapacaksın bu dünydada dost var düşman var , kimseye belli etmeyeceksin. Sonra dönüp başına kakarlar yada onun bunun diline düşer  hikaye olursun. Geçen gün kapıdan geçince Sofu Amcam ceketinin cebini dikiyordu , çok hoşuma gitti , keşke bende becerseydim de yırtıklarımı kendim dikseydim. Her iki dizinin üzerindeki  dikdörtgen gibi yamaları gösterip bunlara bak sanki çuvaldız ile dikilmiş .”  

Daha sonra uzun bir kahkaha attı ve gittikçe sohbeti kouylaştırıyordu. Dışarıdan  baktığımda bu kibirli kendini beğenmiş görünen adamın ağzından bilgece kelimler dökülüyordu. Zaman geçtikçe açılıyor açıldıkça sırlarını ortaya döküyordu.

“Biliyormusun dedi, yalanlara ve rivayetlere  inanmak , başkalarının gerçeğine uymak ve itaat etmek çoğumuza göre daha kolaydır. Ama insan kendi yalanlarına inanmaya başlarsa o zaman durumu çok kötü olur. Babam bu yamaçtaki tarlayı beni evden ayırıp verdiği zaman gelip baktım. Yarısını bağ yarısını bostan yapacağım dedim. Burada buğdaylar bir metre boy verecek , başaklar bire yirmi verecek diye düşündüm. Ama zaman geçtikçe bunun boş bir düşünce olduğunu gördüm. Biz böyleyiz işte hala bu yalana inanıyorum. İlkbahar geldiğinde bu sene iyi olacak ama biçme zamanı geldiğinde tırpana bile gelmiyor. Ne yapacaksın geçim dünyası , yalan söyleyip sonra o yalana inaniyoruz işte. Elalem düzlükteki tarlaya konmuş amacanda burayı  ekip biçisin Allah büyüktür.”

Onca çabaya rağmen tarladan bir kaç evlek temizlemiştik geriye baktığımızda insanın dizlerinin bağı çözülüyordu. Her taraf taşla doluydu , taşlar adeta sırt sırta vermişti. Hele tarlanın üst tarafında taştan toprak gözükmüyordu. “Bu taşlarıda  da hep köyün nahırı  yukarıdan sürüklemiş sanki çıngıl gibi olmuş. Artık başka bir gün gelip toplarız bir gün daha işimiz var. Birden durakladıktan sonra etrafını  iyice gözden geçirdikten sonra kafasını kaldırıp birden : “okuyun ulan okuyun bizim gibi sefil olmayın” dedi. Bunu söylerken son derece içten söylüyordu. “Bak ben Şevketi Sarıkamışta ortaokula yerleştirdim. Ne var ne yok satacağım sen oku yeter ki sen kendini kurtar dedim. Artık eğer vicadı varsa bizim şu halimize bakar burnunun direği sızlarda iyice asılır okumaya.”

“Ben de okumayı çok severim , zaman zaman denemeler yapıyorum. Ama başkaları görüp üzerime gülmesin diye gizlizce yapıyorum. Bazı kitaplardan fen dersleride okuyorum. Bazı eski kitaplarda fen ile ilgili deneyler , şekiller ve yazılarda okuyorum. Geçen gün leğenin içindeki suya taş atıp bakıyordum. Leğenin altında bazı noktalar çok aydınalanıyor bazıları ise karanlık oluyordu. Bir hayli tekrarladım durdum. Taşı tam orta noktaya bırakmaya çalışıyordum. Daireler şeklinde açılarak kenara çarpıyor sonra oradan dönüp orta noktada birleşiyordu. Bir türlü aydınlık ve karanlık çemberlerin peşpeşe düzgün şekilde dizilmesine bir anlam veremedim. Sonra Atarların Nemo nun elindeki billür ile sıgara yaktığını görünce aklıma geldi. Demek ki dalgalar ışığı toplayıp dağıtıyor diye düşündüm.”

Bunları anlattıkça heyecanlanıyordu. “Suyun yüzeyinde belli açıdan gelen taş sekerek gidiyor fakat dik olarak atarsan cump diye batıyor. Demekki suyun yüzeyinde geliş açısına göre değişen  bir direnç var. Göle karın üstü atladığım  zaman kamçı gibi acıtıyor fakat dik atlarsan hiç bir ağrı hissedilmiyor. Demekki yüzey direnci düşüş açısı ile ilgilidir.  Hergün abdest alırken ibriğin dibine bakıp duruyorum. Sanki elimin işaret parmağını  uzatırsam dibine değecek gibi. Demekki suyun merceğe benzeyen bir tarafı var o da yüzey şekli ve ışığın açısı ile ilgilidir. “ Nasıl?  Amacan nasıl düşünüyor  ?  kafam çok çalışıyor ama elimizdden tutan olmadı” .

Tabii ki o zamanlar onun bu deneyimlerine ve kendi kendine hiç bir kaynak okumadan düşünmesini tam bir delilik olarak düşünüyordum. Sonradan lise ve üniversitede bu konuları fizik derslerinde okuyunca bu araştırmacı düşünceye için için şapka çıkarıyordum. Daha sonra attığı bir taşa arkadan bakarak , hah nerede ise Dıle amcanın tarlasına gitti. Bak gördünmü tuhaflığı ? Nedir o tuhaflık diye sordum. “Taşı atınca hem kendi çevresi etrafında dönüyor hemde uzağa doğru gidiyor. Bu tip atışlarda hep dikkatımı çekmiştir. Eğer çubuğun ortasından tutup iyice dengeledikten sonra fırlatırsanız çubuk olduğu gibi cirit şeklinde  ilerler. Eğer bir ucundan tutup atarsanız merkezi etrafında dönerek gider. Bu durumda pervane gibi döner. Demekki ağırlık merkezinden tutup atarsan daha uzağa gider. Bir çok şey çok çok karmaşık, bir çok şeyi bir arada düşünmek lazım.”

“ Eğer ağırlık merkezinden tutup atarsan taş tarlanın içine değil kenarına düşer. Sen ne yapıyorsun bir ucundan tutup atıyorsun hem tarlaya geri düşüyor hemde daha fazla enerji harcıyorsun.”

“Bizim büyükler ileri görüşlü değildi. Rıza amcanın oğlu Burhan ile yaşıtız , eğer bizi o zaman onlarla okula göderselerdi şimdi amcan bu halde olmazdı. Bak ellerime nasıl çatlamış. Şimdi okusaydım bir subaydım nah şapkam bukadar olurdu, göbeğim kocaman olmuştu. Bana da yakışırdı değilmi ? Amcan Hozat da askerlik yaparken jandarma idim. Bir atım vardı koca bir aygır. Bindim ve kamçıyı salladım mı Zazaların ödü kopuyordu. Muhtar karısına bağırarak  Mustafa çavuş geldi koşun yumurta kırın bir kayğana yapın çabuk çabuk diye bağırırdı!  Atı çekerlerdi , tüfeği şöyle minderin yanına koyardım. Bu heriflere pek güven olmazdı.”


Biraz askerlik anılarından bahsettikten sonra yine konuyu dönüp dolaştırıp araştırmalarına getirdi. Bu arada öküzleri unutmuştuk, birden uyandık ki onlarda tarlaya dalmış peşimizden geliyorlar. Hemen acilen müdahale etti ve tarlanın üst yamacına doğru sürdükten sonra döndüp yanıma geldi. “Ha babam ha az kaldı haydi gayret!” diye bağırdı. Taşlar peş peşe yağmur gibi tarlanın kıyısına atılmaya başlandı. Öğleye doğru iyice yorulduğumu görünce gel biraz matematik çalışalım dedi. İyice bir yassı taş buldu ve bir daire çizdi. “Sen bunun çevresinin uzunluğunu nasıl bulursun?”  Ben iyice düşündükten sonra ilkokul beşinci sınıf  geometri bilgimle biraz  kem küm ettim ama doyurucu bir fikir veremedim. “Amacan bunu deneyerek buldu biliyormusun?” Nasıl diye sordum? “Bu hep kafamı kurcalıyordu. Birgün Enver hızar çekerken acaba kerestenin başını ve sonunu görmeden kuturunu nasıl ölçerim diye kafama taktım. Kimseye söylemedim çünkü bana ya bu deli yada atıyor diyeceklerdi. Biraz düşündüm kardeşim Halis in evinin önündeki kerestenin başına bir ip doladım ipi düzlüğe serip metre ile ölçtüm. Sonra da kerstenin kuturunu ölçtüm. Sonra çevresini kutura böldüm tam üç katı ve bir kaç santim fazla çıktı. Gittim evdeki sininin etrafına bir ip doladım ve metre ile ölçtüm  sonra sininin çapını ölçtüm ve yine böldüm. Yine üç katından bir iki santim fazla çıktı. Hemen her kereste ve silindir şeklindeki eşyanın çeversini çapına en az yüz kere böldüm hep üç katından bir kaç parmak fazladır.”

“Bir gün Sarıkamış’ta kaçka tekeri yaparken usta çapı ölçtü sonra etrafına demir sarma çekmek için gerekli olan demir profilin uzunluğunu ölçmeye çalışıyordu. Ben çapını ölçtüm tam bir metre hemen üç katını aldım ettmi üç metre birde birkaç parmak fazla ölçtüm ettimi üç metre on beş santim.”  “Dedim ki usta eğer eksik veya fazla gelirse ben zararını öderim dedim.”

“ Adam bir türlü inanmadı. Tekerin bir noktasını tebeşir ile işaretleyip yolda yürüttü. Tebeşirle işaretlediği yer tekrar yere değince iki nokta arasını ölçtü tam üçmetre onbeş santim gelmişti. Adam yüzüme anlamsız anlamsız baktıktan sonra nasıl bildin bunu sen diye sordu? Sorma dedim benim biraz kerametim var dedim.”

Yıllar sonra bu anıyı düşünürken Mustafa amaca bazı bilimsel sabitleri kendince deneysel yollardan bulmuştu. Ama onu düşünmeye ve anlatmay fırsatı yoktu. Çünkü bu köyden dışarı çıkmamış ve deneysel olarak elde edindiği bilgilere bir ad vermesini bilmiyordu. Sonuçta kendince yüzlerce belkide binlerce yıl önce bulunup matematikte kullanılan pi sayısını yeniden keşfetmişti. İnce ve kalın kenarlı merceği ve dairesel ve yatay atışı , ağırlık merkezini kendince keşfetmişti. Hatta sepeti sırtlarken ağırlık merkezinin tam olarak bele gelmesi gerektiğni sık sık vurguluyordu. Arabaya sap yüklerken ağırlığın biraz yamaç tarafına kaymasını sağlamak gerektiğni belirtmeden geçmiyordu.

İki soru ile beni yendiğini anlayınca biraz daha cesaretlenip ben sizin muallimide yenerim dedi. “Bak şimdi buraya otur bir  soru soracağım bakalım bileckmisin? Şimdi bu derede  bir tilki deliği var ,  deliğin içinde kırk tane delik her deliğin içinde kırk delik ve her delikte kırk tilki var. Acaba bu delikte kaç tilki var ? Çarptım topladım söyledim başını salladı hayır dedi.”  Her seferinde git iyice düşün sonra bul diye beni düşünmeye sevketti.

Öğle zamanı gelmişti , havaya dönüp baktı , “mübarek kaynıyor her halde yağmur yağacak” dedi. Bu bulutsuz havada ne yağmuru diye düşündüm?  Biraz oturup nefeslendikten sonra Kondol’un üzerinden bulutlar dikine yükselmeye başladı. Bir miktar oyalanıp taşları yığının üzerine yerleştirdi. Gök gürlemeye başlamıştı ki ! “En iyisi sen de öğlen eve gel biraz dinlen. Yağarsa hayvanları Beroja götür serbest bırak onlar gelirse Dıle amcanın tarlasına gelir evden çıkıp bak yeter.”  “Yağmazsa Salutların yamaca gidersin orada çocuklar var yalnız kalmazsın oyun oynarsınız .”  Birlikte evin yolunu tutuk. Yolda hala  delik ,deliğin içindeki kırk delik her delik kırk deliğe ve her deliğe bir tilki yerleştırmeye çalışıyordum. Çarpıp topluyordum cevap veriyordum o,  hayır diyordu.

Bahçelere vardığımızda şimşekler çakıyor gökyüzü kapkaranlık olmuştu. Dönüp baktığında bu yağmur değil tufan dedi. Bahçeleri geçmeden sert bir rüzgar esti ve neredeyse şapkasını fırlarıp götürüyordu. İki eli ile şapkasına sarıldı  ve geri dönüp “ulan bırak öküzleri koş” dedi. Daha çeşmeye varmadan öyle dolular düşmeye başladı ki ağaçların dalları kırılıyor altına sığındığımız ahırın damı sanki davul derisi  gibi zangır zangır titriyordu.  Mustafa amcanın keyfi kaçmıştı “Ah işte gördünmü halimizi çalış ek taşını topla sonra dolu vurup yok etsin. Gördüğün manzara sana ders olsun dedi , okuyun ve kurtulun yoksa sonunuz bizim ki gibi olur, bu senede gitti! Bizim Memo da çıkmış sala okuyor ,şimdi rüzgar vurup caminin üzerinden aşağı atacak. Mübarek okudukça dolu hızlanıyor sanki. Haci Mehmed dolu hızlanınca sala okumayı bırakıp can havlı ile camiye girdi.

Birgün liseyi bitirmek üzerydim , çözdün mü kaç tilki var ? Düşünmüştüm ve gayet basit bir düşünce ile kırkın sıfırıncı kuvveti ile küpüne kadar olan sayıların toplamından başka bir şey değildi. Ama o bunu nasıl hesaplamıştı hiç öğrenemedim. Her zaman kendisini bazı matematik ve fizik ile ilgili terimleri kullanırken anımsarım. Eğer okumak için bir fırsat bulsaydı veya bir üniversitede araştırma görevlisi olarak kalsaydı nasıl bir bilim adamı oluırdu acaba?  

Pratik zekası ve deneysel bilgiye önem veren bu büyüğümüzü düşündüğümüzde insanın hayret etmemesi mümkün değil. Ayrıca motivasyon ve insan psikolojisini iyi bilmesi ve uygulaması ayrı bir meziyetti. O gün kim gelseydi değil koca bir tarlanın taşını toplama yerden bana bir koz bile kaldırtamazdı. Kendine özgü hareket ve anlatım şekli ile zamanın nasıl geçtğini anlayamamıştım. Her zaman bana söylerdi , biz fakiriz büyüklerimiz ise ileri görüşlü değildi. Eğer Nıco baba beni okutsaydı şimdi bu tarlada bu halde mi olurdum?


Bu yazımı daha sonraki yıllarda sıkı dost olduğum Mustafa amcama ithaf ediyorum. Ruhu şad olsun nur içinde yatsın.

Muhittin Karakurt