Sen ne anlı şanlı bir yaylasın.
Dorukların yüce senin.
Senin çiçeğin, başka kokar.
Senin melteminde otlar, başka salınır.
Yazların, serin ve kısadır.
Yağmurunda titremeyen canlı yoktur.
Ama güneşin yine de yakar.
Sende, kışlar uzundur.
Hele o namlı soğuğun yok mu bir başka dondurur.
Kar, tipi, boran, sende bulur tarifini.
Pınarından abı hayat içilir.
Senin havan, cana can katar.
Bulur cenneti bu alemde, sende yaşayan.
Çayırında büyümeyen kuzu, koyun mudur?
Sisinde dolanmayan kara, kurt mudur?
***
Çağlar öncesi volkanlardan çıkan lav ve küller, 2000 metreden daha yüksek düzlükler üzerinde, düzenli bir sıra dağ olan Allahuekber Dağlarını (3120 m) oluşturmuştur. Bu süreçte, lav ve küllerin çevreye yayılması sonucunda, geniş yaylalar ve ovalar da meydana gelmiştir. Sarıkamış-Kars Platosu’nun, en girdili çıktılı yöresi, burasıdır. Doğu Anadolu’nun diğer yörelerine göre, Soğanlı Yaylası yer şekilleri, az çok farklılıklar gösterir. Dik yamaçlara ve çıplak kayalıklara sadece vadi içlerinde rastlanılabilir Bu dağların arasında, aşınmış yuvarlak tepecikler ve sönük biçimler serpilmiş durumdadır. Yayla, kalın bir toprak örtüsü ve tüflerle kaplıdır. Bu yüksek ve dalgalı zengin toprak örtüsünün üzerinde çayırlık geniş otlaklar ve sarıçam ormanları yer almaktadır.
***
Köy yaşantısı içerisinde, hayvan besiciliğinin olmazsa olmazları vardır. Bunların başında, kışla ve yayla gelir. Kışla da yayla da, hayvanın otlaması için çok lüzumlu otlaklardır. Eğer doğal yöntemlerle hayvancılık yapılıyorsa, hayvanın otlayacağı, yayla ve kışlanın, olması gerekir. İstisnalar hariç, hayvan yazın yaylada, kış öncesi ise kışlada, beslenir. Bu kapsamda Karakurt Nahiyesi’ne bağlı köylerin büyük çoğunluğunun, Allahuekber Dağları üzerinde yer alan Soğanlı Bölgesinde bir yaylası bulunmaktadır.
Karapınar Köyü’nün bilinen yaylası, Soğanlı Yaylası’dır. Rakımı, 2100 metreden başlar ve giderek yükselir. Bu yaylanın bitki örtüsü, bol çiçekli çayırlar olup, çayırlar aynı zamanda su bakımından zengindir.
***
Gerek yaylanın bulunduğu rakım ve gerekse bölgenin ikliminden dolayı, yaylada hava, gündüz serin geceleri ise soğuk olurdu. Eğer yaylaya yağmur yağmış ise bu halde, hava, gündüz de soğuk olur ve hatta yoğun bir sis her tarafı sarardı. Hele yağmur yağdığı zaman soğuğa birde yaylada yer alan uyduruk evlerin damlarının akıtması problemi eklenirdi. Bu zor şartlara bağlı olarak, yayla sezonu, kısa sürerdi. Yaylanın sezonu, genellikle haziranın yirmilerinde başlar ve eylülün yirmilerinde sona ererdi. Yaylada hayat oldukça basit ve tekdüzeydi. Hayvanlara bakmak, süt sağmak, peynir yağ yapmak, basit yemekler yemek, erkenden uyumak ve tekrar güne erkenden başlamak.
***
Her yaz olduğu gibi o yazda köy Yayla’ya gitmek için hazırlanıyordu. Bu nedenle köy yine ikiye bölünmüştü. Her ailenin fertlerinin bir kısmı köyde kalacak, bir kısmı ise Yayla’ya gidecektir. Yayla demek, mahsulde bereket demektir. Bu nedenle köyde kalanlara biraz süt, biraz peynir ve yağ verecek kadar bir iki hayvan bırakılır, diğer tüm hayvan Yayla’ya götürülürdü.
Yayladaki evler, bostan kulübesinden biraz daha büyük, basit evlerdi. Sadece yayla zamanı kullanılırdı, diğer zamanlar tamamen boş kalırlardı. Haziran ayının başında, elinden iş gelir birkaç kişi yaylaya gider, evleri hazır hale getirilerdi. Daha sonra, her hane kendi imkânına uygun olarak yaylanın yoluna düşerdi. Kimi araba ile kimi hayvan sırtında, kimi yaya, bin bir meşakkatle yaylaya varırlardı.
Kamyonun günlük yaşantıya bu derece yaygın girmemiş olduğu yıllarda, yaylaya öküz arabaları ile gidilirdi. Kağnı arabaları akşamdan hazırlanır, sabah erkenden, kağnılardan oluşan yayla kervanı yola düşerdi. Bazen yol üstünde olan Kocakilise’de ki dost ve akrabalara, konak olunurdu. Aynı gün öğle ikindi arası, İsnos olarak bilinen, orman içindeki düz çayırlık bölgede, mola verilirdi. Burada ki çeşmenin etrafına arabalar dizilir, yemekler yapılır ve gece burada geçirilirdi. Ertesi gün sabahtan tekrar yola düşülür ve orman içinde yapılan seyahatten sonra, öğle saatlerinde yaylaya varılırdı. Bu yolculuk zor olduğu gibi oldukça zevkli bir yolculuktu. Sonraki yıllarda kamyonla yapılan göç, aynı günde sona ermekteydi. Çobanlar ise sürülerini önlerine katar, dağ-taş demeden, uzun bir yolculuktan sonra, yaylanın zengin otlaklarına varırlardı.
***
Muhtemelen yıl 1928, Halil Bey Kars İl Encümen azasıdır. Encümen toplantılarında, Kars Valisi, adetten olduğu üzere, Halil Beye, “Bey bey, şu beyliğini ne zaman göreceğiz” diye şaka yollu takılırmış. Yaz aylarında, benzeri espiriler Sarıkamış Kaymakamı ve Kolordu Komutanı tarafından da yapılırmış. Bunun anlamı, önceki yıllarda olduğu gibi yaylada şölen havasında bir davet vermenin zamanın geldiğidir. Halil Bey, Aile bireyleri ile yaptığı istişare sonrası, Ağustos ayı ortalarında yaylada ziyafet sofrasını kurmayı kararlaştırır. Bu kapsamda Kars ve Sarıkamış’ta bulunan mülki ve askeri erkânı davet eder.
Kolordu komutanlığı, büyük iki sahra çadırını ve yeterli masa ve sandalyeyi, yaylaya gönderir. Çadırlar evlerin aşağısında ki çayırlık bölgeye kurulur. Masalar çadırın içine yerleştirilir. Ziyafetin verileceği mekân hazırdır. Ziyafet günü misafirler tek tek gelmeye başlamışlardır. Yayla bir bütün olarak misafirlerini karşılamıştır.
Misafirler eşleri ile gelmişlerdir. Sofrada, yaylanın bayanlarını da Gülperi Nene temsil etmiştir. Gülperi Nene, ziyafet sofrasında yapmış olduğu muhabbet ve anlattığı fıkralar ile misafirlere güzel bir gün yaşatmıştır. Bu bilge hanımefendi, gelenlerin hayranlığını ve takdirini kazanmıştır.
Yemekler, Güllizar Nene ile Gaduşka Nene tarafından yapılmıştır. Menüde, köyün klasik mutfağının yemekleri bulunmaktadır. Bunlar, ayran aşı, kuzu kavurma, pilav, çalkama, yoğurt, çoban salatasıdır. Yayla havası, soğuk sular, güzel yemekler, misafirlerin iştahını iki kat artırmıştır. Tıka basa yerler içerler ve kavun- karpuzla ziyafeti bitirirler.
Ziyafete katılan Kars Valisinin eşi ve iki kızı Yusuf Beyin eşi olan Gaduşka Hanımı yakinen tanıyormuşlar. Yaylaya geldiklerinde Gaduşka hanımın yaylada olduğunu öğrenmişlerdir. Ziyafet bitmiş olmasına rağmen, yanlarına gelip hoş geldin demediğine içerlenmişlerdir. En sonunda dayanamazlar, nerede olduğunu sorarlar. Meğer üstü başı, kazanların başında berbat olduğundan, Gaduşka Hanım bu haliyle misafirlere görünmek istememiş. Durumu öğrenen valinin eşi, doğrudan Gaduşka Hanımın yanına gider, kendisine takılır ve ardından iltifatlarını sıralar. Daha sonra yayla damında bayan bayana koyu bir sohbete dalarlar.
***
Misafirler çeşitli hediyeler getirmişlerdir. Bu hediyelerden biride, yaylada en çok lazım olan ve o yıllarda kıt olan ve bu nedenle çok makbul bir hediye olan, çay şekeridir. Misafirler bir file, kesme şeker getirmişler ve bu fileyi, kurulmuş çadırın direğine asmışlardır.
Bu şeker filesi, iki kız çocuğunun dikkatinden kaçmamıştır. İkisi de birbirinden iştahlı olan, teyze yeğen bu iki kız, fileyi, göz hapsine almışlardır. Bir fırsatını bulup, fileye yanaşırlar. Sebiha, o zamanda şişman olan yeğeni Perihan’ı kucaklar ve fileye doğru kaldırır. Perihan fileden alabildiği kadar şekeri alır ve zula bir yere çekilerek afiyetle yerler.
Teyze yeğen kesme şekerleri afiyetle yedikten sonra, karpuzların kesildiği yere gelir ve karpuz kabuklarını kemirmeye başlarlar. Yaylanın çocukları, karpuz kabukları için çadırın etrafında dört dönmektedirler. İki leydi karınlarını afiyetle doyurduktan sonra, kabukların bir kısmını çadırın dışındaki diğer çocuklara verirler. Onlarda, kabukların bir gramını zayi etmeden, olduğu gibi yerler. Garip gelebilir, o yıllarda, istisnalar hariç, karpuz kabuğu, çocuklar tarafından olduğu gibi yenirdi. Zaten karpuzun kendisini yiyen, şanslı çocuk sayısı, bir elin parmak sayısını geçmezdi.
***
Ne mutlu onlara, bu güzelliği yaşamışlar. Yaylada benzer mutlulukları yaşayan ve yaşatanlara gönül dolusu selamlar.
Muhsin KARAKURT/Ankara









