Pazar, 05 Şubat 2012
 
 
Ana Menü
Anasayfa
KARYADER
YAZARLARIMIZ
Sağlık Köşesi
Anılar ve Tanıdık Yüzler
Dost Siteler
Ziyaretçi Defteri Arşivi
İçimizden Biri
Bölümler
Sarıkamış'a Dair
Sponsor Bağlantılar
HABERLER
Ziyaretçi Sayacı
mod_vvisit_counterBugün Tekil164
mod_vvisit_counterDün197
mod_vvisit_counterBu Hafta1768
mod_vvisit_counterBu Ay1032
mod_vvisit_counterTüm Zaman230305
Sayaç
Ziyaretçi Defteri
Sarıkamışta Çocuk Olmak Bir Başka (Öykü) PDF Yazdır e-Posta
Administrator tarafından yazıldı.   

SARIKAMIŞTA ÇOCUK OLMAK BİR BAŞKA

III. BÖLÜM: SARIKAMIŞLI ÇOCUK VE KAR

 
Sarıkamış ta bir Şubat günü, okulumuz yarıyıl tatiline giriyor. Artık oyun oynamak için daha fazla zamanımız olacak. Yaşasın tatil !


Her zamanki gibi üç kafadar, ellerinde kızakları imam hatip yokuşu denilen yaklaşık 30 derece eğimli bu yokuştan yukarıya tırmanıyorlar. Kızaklar değişik ebatlarda kimisinin altında sac kimisinin altında silindir şeklinde demir çakılmış ayaklarıyla, kar ülkesinin en güzel oyuncağıyla aşağıya 800 metre kayabiliyorsunuz. Öyle bir kayıyorsun ki soluğunu aşağıda alıyorsun. Bazen kızak yarışları olurdu. En çok korktuğumuz rakibimiz, Logor Kasım idi. Bu kişi öyle herkesle konuşmaz sinirlendiğinde tek gözüyle yan yan bakardı. Hatta çocuklar onun hakkında hikayeler bile uydurmuştular. 'Yok. at tepmiş gözü akmış', 'yok yine kızak kayarken çarşıda arabanın altına girmiş' gibi. Bu muhabbetlerde adamı yenilmez bir kamikaze savaşçısı haline getiriyordu. Kendisi iri yarı değildi ama altındaki kızak rahat üç kişiyi taşırdı. Kızak kayarken yan oturur, boşta kalan ayağımızı kara değdirerek direksiyon gibi kullanırdık. Eğer durmak istiyorsak kızağın ucunu hafif kaldırır, yerle temasını engeller, arka kısmını iyice kara saplayarak durdururduk. Daha usta kızak sürücüsü geriden kızağıyla koşarak gelir, hızla kendini yere bırakırdı. Eğer ayakkabınız kösele veya meşhur Beykoz ayakkabısıysa paten gibi kullanılırdı. Bazen o kadar kaptırırdık ki yolun kenarında yukarıya çıkmaya çalışanlara bile çarpılabiliyordu. Çarptığınız kişiye özür dileyemeden macera kaldığı yerden son sürat devam ediyor. Doğrusu hava o kadar soğuktur ki çarpılan kişiler ilk şokun ardından ağrıyı bile hissetmezler.

Bazen saatlerce kayardık, üstümüz başımız ıslanır, ellerimiz kızağın ipine yapışırdı. Genelde eldivenimiz olmadan kızak çeker, elimiz ve parmak uçlarını hissetmediğimiz olurdu. Bazen durup dinlenir, her iki avucumuzu ağzımıza dayar, nefesimizle ısıtırdık. 
Malum Sarıkamış engebeli bir arazi üzerinde kurulduğundan arabaların bile yokuş yukarı çıkması mümkün olmuyordu. İmdat’a atlı kızaklar yetişiyor. Boynunda küspe torbası, başında at gözlüğü ve arkasında dışkı torbası olduğu halde yol alıyorlar. Ara sıra yokuşa gelince atı dehleyip bir kırbaç şaklamasıyla öne doğru atılır. Asıl güzel olanı, yanında çıngıraklarıyla ahenkle ses çıkararak karın üzerinde kayarak giden atlı kızak yolcusunu, en konforlu araçtan daha konforlu bir yolculuk sunuyordu. O gün o kadar çok yorulmuşum ki yattığım yeri aramadan dalmışım.


Ertesi gün, midemde çok büyük bir sancı, başımda ağrı ve vücudum alevler içinde yanarken uyandım. Saatler geçtikçe cehennemi ateş tüm vücudumu kavurmuş, dilim damağım bir birine yapışmıştı. Annemin o güzelim gırarını bile içemez olmuştum. Önüme ne gelse bir kat daha bulantım artıyor, çok güçlü bir mide sancısıyla, karın kaslarım kasılmış olarak midemin ağzımdan çıkacağını hissediyorum. Çok güçlü bir şekilde az önce içtiğim suyu bile çıkarmıştım. Daha sonraki gün ateşim ve kusmalarım devam etmiş, üstelik birkaç gündür ağzıma bir lokma bir şey alamadığımdan bitkin durumdaydım. Odadaki hava yeterli olmuyor boğulacak gibi hissediyorum. Annem babama benimle ilgili endişelendiğini anlatır. Babam hemen bir atlı kızak kiralayıp beni askeri hastaneye götürdü. Askeri hastane Sarıkamışlılar için bir nimetti. Çünkü her daim bir uzman doktor bulma şansımız vardı. Ancak özel muayenehaneleri olduğundan fakir insanların onlara ulaşmaları noktasında yine sıkıntılar yaşanıyordu. Ama yinede hiç olmamasından iyidir.
Doktor beni muayene etti.

DOKTOR: Şu anda ciğerleri pus tutmuş dedi.

BABASI: Pus mu? Dediniz.

DOKTOR: Evet. Burada zaman kaybetmeyin sizi Erzurum’ a ambulansla sevk edelim. Birkaç hafta tedavi görmesi gerekebilir.

BABASI: Tamam. Doktor bey, ne gerekiyorsa yaparım.

MEMO: Baba ne yani şimdi ciğerlerim Buz mu? Tuttu.

BABASI: He yavrum onun gibi bir şey, soğuk ciğerlerine işlemiş, zatüre olmuşsun.

MEMO: Nedense ciğerlerime havayı zorla alıyorum. Kendimi boğuluyor gibi hissediyorum. Göğsümün sağ tarafına sanki bıçak saplanıyor. O saplandıkça nefes almak istemiyorum. Ağrımı biraz hafifletmek için sağ yanıma dönüp kıvrılıyorum. Başımı babamın kucağında buluyorum. Bir ara başımı çevirdiğimde beni seyrettiğini hissettim. Baktığımda gözlerini benden kaçırmıştı. Belli ki benim için üzülüyor ve anlamamı istemiyordu. Evet. O benim babamdı, duygularını belli etmemeye çalışsa da bu olayla beni ne kadar sevdiğini anlamıştım. Kucağındaki sıcaklık ve yorgunluktan uyuya kalmıştım. Bir ara göğsümde derin bir sızıyla uyandım. Babam kendi kendine mırıldanıyordu.

BABASI:  Yol, yol çok uzak ama Erzurum’a ulaşmalıyım. diyordu.
Artık babamın endişesini yüzünden okuyabiliyorum. Nihayet ambulansla yola çıkıyoruz. Yanımda babamla bir sağlık memuru olduğu halde Erzurum’a yollanıyoruz. Üç saatlik yolu beş saatte almıştık.

Memo, Erzurumda yaklaşık iki hafta hastanede zatüre tedavisi görmüş ve eski sağlığına kavuşmuştur. Buradan trenle tekrar Sarıkamış’a dönüş yolculuğu başlar. Sarıkamış istasyonunda indiklerinde bir atlı kızağa binerler. Doğrusu tren yolculuğu da hoşuna gitmişti, ama atlı kızağın zevki bir başkaydı. Atlı kızak altından kayan karlarla yolda bir oyana bir buyana hafif sallanıyor, ama hiç rahatsız etmiyor. Memo etrafı seyretmeye başladı. Uzaktan orman beyaz gelinlik giymiş, bir bakirenin saflığında, asil bir dostun duruşu gibi karşısında parlıyordu. Bir an bu uçsuz beyazlık gözünü alır. Gözlerini kaçırarak ata çevirir. Atın ahenkli hareketleri, üzerindeki zilleri usta bir ritimcinin ahengiyle seslendiriyor. Atın toynakları kardan yolda hafif darbeler bırakarak ilerliyor. Bir ara dalar.

BABASI: Ne oldu. Memo der.

MEMO: Babacım bu atların neden her iki yanında gözlüğü var.

BABASI(Gülerek): Memo bu şekilde atlar, çevreden etkilenmez, ürkmezler ve yoldan çıkmazlar. Sürücünün istediği yolda devam eder.

MEMO: Baba okulda hocam bana at gözlüğü takmış, bildiğini yapıyorsun demişti. Bu ne demek?

BABASI: Bu sabit fikirli, belli bir yolu tutmuş giden, gelişmeye ve eleştiriye açık olmayan insanlar için kullanılır.
Gözümde yol boyunca izlediğim atın hareketleri canlanır. Bir yandan kafasındaki çuvaldan iki baş hareketiyle saman yiyen, diğer yandan hareket halinde dışkılayan hayvanın hareketi canlanır.  Kısaca Ye-iç-sıç, aman Allahım bu ne ilişki. Birden kızarak!
 
MEMO: Şimdi yani bu at gibi mi?!

BABASI: He. ya öyle. Ha. Ha. ha

Bunu Niyazi hocadan başkası söylese belki inandırıcı olabilirdi.



Devam edecek...................

                          Sevgi ve saygılarımla
            Cenap Erkan KARAKURT/Kayseri- Ocak 2009

___________________________________________

Not: Sadece bir bölümünü sizlerle paylaştım devamı FORUM' dadır....